24.3.07

Şu Çılgın Türkler

Öğle aralarında başlamıştı bu hikaye... Heyecanlıydı, sıkıcı oldu, yorulduk, bezdik, bırakıyorduk; direndik, toparlandık, çalıştık, yorgun düştük, süründük, bayıldık, fenalık geçirdik, sinirlendik, gerildik, üzüldük, üzdük, kırdık, onardık, parçalanmadık...
Ve nihayet o gün geldi:

Provalar bitmişti, mikrofonlar kontrol edilmişti, sıra bize gelmişti. Makyaja başladııııık... (Hiç bitmeyecek bir kalem çekme maratonu gibiydi!)

"Böcüler"in gözlerini bitirdikten sonra sıra köylü güzellerimizdeydi. Kızlarla bu iş nispeten kolaydı. En azından onları kör etmeyeceğim konusunda şüpheleri yoktu. Amaaaaa...

Erkeklere döndüğümde gözlerini kocaman açmış, ecel terleri döken bir güruh karşımdaydı! "Bize gerek yok, böyle de güzel.." diyerek beni ikna edebileceklerini sandılar. Hah!
Kızların da yardımlarıyla üç kişi bir erkeğe kalem çektik. (bkz: Özgür'ün fotoğrafı)

Tüm hazırlıklar bitti sayılır, e o zaman ben de artık hangi küpeyi takacağıma karar versem fena olmaz. Hangisi daha iyi durdu kızlar?


Son yarım saat... Heyecan tavan yapmış, elim ayağım titriyor-ışıkta ya da mikrofonlarda sorun çıkmasa bari-ama belli etmiyorum.

Son rötuşlar... Kalemleri, allıkları toparlayalım, nazar boncuklarımızı takalım, pastillerini almayan kalmasın!! Sakin olalım, sakin olalım, ufff veliler geliyor. Aşağıya inip biraz da salonun kokusunu aldıktan sonra sahne gerisindeki bekleyiş başlayacak.
Derin nefeslerimizi aldık, başlıyoruz...

Şu fotoğraf çekildiği sıradaki hissiyatımı şu nidadan daha iyi anlatabilecek bir şey bulamıyorum: "Oh be!"

5.8.06

Şehrin Aynaları

Hayat denizi sakin olduğunda, daha da korkunçtur; çünkü sükunetin ortasında fırtına saklıdır.
Luis de Leon, Obras, VII

Hüzün denilen şey tıpkı siyah, dalgalı saçlarının arasına nasılsa yerleşivermiş beyaz bir saç teline benziyordu. Hüzün, kopardıkça çoğalıyor, çoğaldıkça arsızlaşıyordu.

Geçmişi sıla belleyenler ömür boyu gurbette yaşamaya mahkum olduklarına göre, ya hafızayı hatıralardan uzaklaştırmak lazımdı, ya da hatıraları ait oldukları zamandan. Aksi takdirde, acıtırdı geçmiş; boş yere yaralanırdı insan.

Yaşlı’ya göre bebeğin bu aleme kolayca gelebilmesi için annesinin korkularından sıyrılması şarttı. Aksi takdirde bebek rahme sımsıkı tutunur, dışarı çıkmamak için olanca kuvvetiyle direnirdi. Hatta, dışarıdan ölesiye korkan ve karanlığın aydınlıktan daha güvenli olabileceğini bilen bebeklerin bazıları, teslim olmaktansa, göbek bağlarını boyunlarına dolayarak oracıkta can vermeyi yeğlerdi. Bu sebepten ötürü, doğum yapan kadın, kanını, mayasını ve canından bir parçayı vermeliydi bebeğine; korkularını değil. Çocuk korkularından arınmış olarak doğmalı ve mümkünse eğer, korku nedir bilmeden yaşamalıydı. Bu mümkün olmasa bile, alışılmış karanlıktan bilinmeyen aydınlığa geçmenin korkusundansa, sonradan öğrenilen korkularla başa çıkmak daha kolaydı.

Her ne olursa olsun, başı sonu belli bir felaket, ne idüğü belirsiz bir bekleyişten çok daha kolay olmalıydı.

Dertli ve yalnızdı ölüm. Sevilmemekten şikayetçiydi. Vurdumduymazlıktan gelse de, aslında, insanların onu böylesine çirkin, böylesine korkunç tasvir edip kendilerinden uzaklaştırmaya çalışmaları ağrına gidiyordu. Ne yazık ki, kendi varlığı başkalarının yokluğunu gerektiriyordu. Var olabilmek için yok etmeye mahkumdu.

İnsan bazen bir haritaya ihtiyaç duyar. Hiç gitmediği ya da hep gittiği bir yerin haritasına değil; bir daha asla gidemeyeceği bir yerin haritasına. Geçmişi bir rüya olmaktan çıkartıp, oranın hep var olduğuna ve geleceği ümitsizlikten kurtarıp oranın hep öyle kalacağına inandıracak bir haritaya. İnsan bazen sevgilisinin haritasını çıkarmaya ihtiyaç duyar. Terk edilmenin acısını unutturup, acısını çoğaltacak bir haritaya.

Ölüme benziyordu yokuş; sonunda ne olduğu, buradan bakılınca görünmüyordu.

Nasıl olsa aynı kökten elde edilir her zehrin panzehiri.

Sevdiği erkeğin kendisiyle değil de tek başına seviştiğini, her şeyin hayallerindekinden çok daha başka şekilde geliştiğini, hiçliğin komşu toprakları işgal edişini görüp üzülmüştü.

Her yolculuk kendi çizgileri içinde bir başka yolculuk gizler.. sapılmayan dönemeç, unutulan açı.
Jeanette Winterson, Vişnenin Cinsiyeti

Hani bazen her taraf, hayal gücü hudutsuz bir çocuğun boyalarıyla boyanmış gibi rengarenk, cıvıl cıvıl iken, resmin ister ortasında, ister kıyısında köşesinde olsun tek bir şey siyahlıkta ayak diretir ya, işte bu küçük oğlanla onun elini sımsıkı tutan kadın da bu resmin tek siyah noktasını teşkil etmekteydiler. Ya sırf resmi yapan çocuğun dikkatinden kaçtıkları için böyle kalmışlardı; ya kalın, kapkalın bir zırhla çevrildiklerinden, etraflarını kuşatan renk demeti bir türlü yolunu bulup da onlara ulaşamamıştı; ya da başka, bambaşka bir resimden buraya tesadüfen düşüvermişlerdi.

Ölümü anlamak çok daha kolaydı. Ölmüş bir baba zaten yok demekti. Oysa hayatta olan bir babanın yokluğunu içine sindirebilmesi bir hayli zordu.

Bir canlıyı öldürmek başka bir şeydir, bir ölüyü öldürmekse bambaşka. Gün gelir, yani öyle bir an çıkagelir ki, istisnasız herkes bir canlıyı öldürebilir. Velhasıl, karıncayı bile incitemeyen, bir cana kastedebilir. Fakat bir ölüyü öldürmek, bir cesedi pare pare etmek bir anlık gafletten çok, olsa olsa hınç işidir, kin işidir.

Üç beş damlanın kıvrak namesi duyuldu son olarak, göle atılan taşlar gibi halkalanarak çoğaldılar, çoğaldıkça yok oldular.

Sağ salim dehlizin sonuna varmıştı.
…eğer dehliz onu bir liman şehrinden başka bir liman şehrine getirmişse, denizin altından yürümüş olmalıydı bunca yolu.
Denizbirdehlizdidehlizbirdeniz.

Birbirimizi eksiksiz tanıyoruz. Sen, ben ve sensin; sen ve ben, seniz.
Mario Vargas Lloca, Üveyanneye Övgü

Sen duyduklarına inanıyorsun. Söylenmeyene inan, çünkü insanın sessizliği, sözcüklerden daha yakındır gerçeğe.
Halil Cibran, İnsanoğlu İsa

Kaçmak, ortadan kaybolmak, hiçbir yere varmadan, hiçbir hedefe ulaşmadan gitmek, sadece ve öylece gitmek istiyordu canı.

Bilmemek, kendi gölgenden korkmana sebep olur; bilmekse başkalarının gölgesinden. Biri içerden kuşatır seni, öteki dışardan.

Korktuğun zaman bil ki, korku da cesaret de aynı çemberin parçalarıdır. Bil ki çember senin içindedir. Demek ki, korkak olduğun kadar cesur olabilirsin. Ne kadar derine düşersen düş, bir o kadar yükseğe çıkabilirsin. Çemberi hatırla. Korkuya tosladığında, felakete uğradığında, çukura düştüğünde tek yapman gereken çemberde geri geri yürümektir; ta ki zıt parçaya ulaşana dek.

Zira hafıza dediğin, oldum olası hatırlamayı severdi. Hatırlamaksa, zaten bir şeyi yoktan var etmek demekti.
Hatıralar bu kadar ıstırap verdiğine göre, en iyisi hiç hatırlamamaktı. Hiç hatırlamamak mutlak ölüm demek olsa da!

İnsanın şu fingirdek alevle öpüşmesi, öpüşüp de sarı, sıcak ateş olması, ateş olup da kendi küllerini havaya savurması belki de o kadar korkunç bir şey değildi.
Ateş olunca yanmaktan korkmak manasızdı; çünkü ateş dediğin yakar ama yanmazdı. Demek ki, yanmak ateşin dışındakilere mahsustu; onunla tekvücut olanlara değil. Demek ki, alevler öpüştüğünde… yani bir ateş olabilse… belki de fıkır fıkır bir ölüm… yakanlara inat… Üstelik onlar gibi morarmadan, çürümeden, kokuşmadan, kurtlanmadan yok olmak…

Ne de olsa kadınlar, günah işlemeye erkeklerden çok daha meyilliydi. Tabiatları böyleydi. Zira onlar, Havva’nın kızlarıydı.
…Tuhaf olan bir kadının yoldan çıkması değil, doğru yolda kalabilmesiydi.

Bir insana sırrınızı verdiğinizde, özgürlüğünüzü verirsiniz.
Fernando de Rojas, La Celestina

Ağızdan çıkan kelimelerin geri alınmadığını öğrendiği günden bu yana mümkün olduğunca suskunluğunu bozmuyor; işittiği her yeni kelimeden, bildiği her eski kelimeden şüphe duyuyordu.

“Çemberde gerisin geri…” diye sayıkladı. Çember tamamlandığında, yılan kuyruğunu yuttuğunda gözlerini açtı. Artık eskisi gibi bakmıyordu.

Gitmek başı sonu olmayan, menzili meçhul bir seyrüsefer; varmaksa güzergahı önceden çizilmiş, hedefi malum bir tırmanıştı. Gitmekte aslolan dere tepe taban tepip durmaksızın hareket ederek rüzgarı hissetmek; varmakta aslolansa, o tepeye vardıktan sonra durup rüzgarı elde etmekti. Gitmek hafızası kudretli ve inatçı olanların, varmaksa hayal gücü engin ve obur olanların işiydi. Gitmek kadere diş bileyenlerin, varmaksa kadere inanmayanların tercihiydi. Birinin kökleri geçmişte, haritası çok merkezli; ötekininse kolları gelecekte, haritası tek merkezliydi. Bu sebepten, birinde ağır basan dişilik, ötekinde erkeklikti. Kaçmaya gelince, o bambaşkaydı. Kaçmak sürekli hareket halinde olmasıyla gitmeyi ve gizliden gizliye barındırdığı bir başka, bir öte mekan arzusuyla da varmayı çağrıştırıyordu. Velhasıl kaçmak, hem gitmeye hem de varmaya, ne gitmeye ne de varmaya benziyordu.

Hava soğuk, gece uzun, şafak kayıptı.

Demek ki sandığı kadar uzakta değildi mutluluğu; belki de sırf uzakta olduğu için onu arzuluyordu. Düşünmemeliydi. Uzak durmalı, uzaklaştırmalıydı. Fakat ne kadar uzaklık yeterince uzak olabilirdi, bunu bilemiyordu. Zaman zaman, kararını verip dizlerinde derman kalmayıncaya kadar koşuyor; sonra arkasına dönüp baktığında onun hala yanıbaşında olduğunu görüyordu. Peşinden mi gelmişti acaba, yoksa koşayım derken olduğu yerde zıplamakla mı yetinmişti? Ne kadar uzaklık yeterince uzaktı ki?

Bu bir çıkmaz sokak olduğuna göre, belki de çıkmaya çabalamak manasızdı.

O konuşmadan sonra Miguel, ne vakit içse, üçüncü kadehi Isabel’e adamaya başladı. Üçüncü kadehten sonra şarabın tadı dudaklarının tadını alır, kokusu saçlarının kokusuna dönüşüverirdi. Üçüncü kadehten sonra ismi bir mühür olup hiç çıkmamacasına yüreğine vurulurdu. “I-sa-bel!”


Kurcalamaktan zevk alırdı sanki; kurcalarken kanatabileceğini düşünmeden. Başkalarının hayatlarını, dilediği zaman içine dalabileceği bir rüya alemi gibi görürdü adeta.

“Bir ayna mı?” diye cevap verdi, …
“Tıpkı bir şeytan ikonudur;
sağ kolunu bile sol kola dönüştürür!”
Milorad Pavic, Rus Tazısı

Her tiyatro sahnesi büyük bir aynaydı, izleyicilere tutulmuş; ve her ayna büyük bir tiyatro sahnesiydi, hayatın göbeğine kurulmuş. İnsanlar, geçmişin çıbanlarından artakalan çukurları paha biçilmez taşlarla kapatan, bugünün kisvesindeki yırtıkları cafcaflı unvanlarla yamayan, rüyalarındaki geleceğe baktıklarında gözleri kamaşan insanlar, tiyatro sahnelerinde aynaları görürdü; aynalarda da tiyatro sahnelerini. Aynalı sahneler olanla olmayanın, sahip olunanla sahip olunamayanın tuhaf bir karışımını ikram ederdi. Herkes kadirince tadardı bu nimeti.

Her tiyatro sahnesi büyük bir aynaydı, izleyicilere tutulmuş; ve her ayna büyük bir tiyatro sahnesiydi, hayatın göbeğine kurulmuş. İnsanlar, geçmişin çıbanlarından artakalan çukurları paha biçilmez taşlarla kapatan, bugünün kisvesindeki yırtıkları cafcaflı unvanlarla yamayan, rüyalarındaki geleceğe baktıklarında gözleri kamaşan insanlar, tiyatro sahnelerinde aynaları görürdü; aynalarda da tiyatro sahnelerini. Aynalardaki suretlere dokunmak kabil değildi. uzanan eller, aynaların sırlarına dokunur dokunmaz hadlerini hatırlayarak gerisin geri çekilirlerdi. Sert yüzeyde kıvranan tırnakların çıkarttığı o iç gıdıklayıcı ses kalırdı geride.
Oysa sağırdı aynalar.

“Kalabalık ailelerin genç kadınları ancak bir kutunun içinde yalnız kalabilirler,” derdi Yaşlı/eskiden.
Çok eskidendi bütün bunlar. Kutu çoktan kırılmış, içindekiler yerlere saçılmış, inci açığa çıkmıştı.

Fakat o yoktu. Oda, olanca kalabalıklığına rağmen bomboştu.

“Ah!” diye haykırdı haham. “Fakat umut ciddi bir meseledir. Umut tehlikelidir.”
Alnında boncuk boncuk biriken terleri sildi ve ekledi: “Bilhassa kendinden umudu kesenler için umut pek tehlikelidir.”

Satrançta ya da aşkta da olur böyle anlar; etrafı saran sis aralanır ve bir saniye önce düşünemeyeceği hükümlere varır insan.
Julio Cortazar, Ayakizlerinde Adımlar

Biri beni çekip çevirmeli; bir kadın, bir anne, bana kol kanat germeli. Öz annem olup olmaması hiç önemli değil. Önemli olan annem olmak istemesi.

Bir yerden bir yere giderken uğranılacak, yahut uzak bir akrabanın hasta ziyaretinde görülecek ya da dokunmadan sevilebilecek bir şehir değildi o. Oradaydı; varlığından kaçmayı imkansız kılacak kadar yakında ve birlikte var olunamayacak kadar uzaktaydı. İkibaşlılığının tadını çıkartır, acısını çekerdi. Küstahtı. Hüzünlüydü. Yalnızdı. Ve sakinlerinin aksine, kadere inanmazdı. İlla da bir şeye inanması gerektiğinde, kader yerine, bu dünyadaki en güzel şehir olduğuna inanmayı tercih ederdi. Talihsiz terzinin mavi göğe makasını daldırdığı yere hudutsuz bir ayna yerleştirmişti. Bütün gün o aynaya bakıp, kurulacak sıcak bir kucak bulmuş kedi gibi guruldayarak kendini seyrederdi. Suratındaki en ufak değişikliği anında fark eder; şu koskoca kainatı durmaksızın renk değiştiren gözlerinde taşıdığını iddia ederdi. Suretinde Ademoğulları’nın, Havvakızları’nın türlü türlü hallerini görürdü. O türlü türlü halleri yoğurup isim yapar, tek bir vücutta bunca farklı isim taşıdığı için caka satardı. Şehr-i kıyamet veya şehr-i İstanbul, insana dair ne varsa suretinde taşırdı.

Kim bilir, belki ne “dışarısı” o kadar engin, ne de “içerisi” göründüğü kadar sığdı.

Oburdu şehir, ve pek de meraklı. Yedisinde neyse yetmişinde de o olduğundan, kendini bildi bileli hep kalabalıkları ağırlamıştı; hıncahınç. Daracık, dolambaçlı sokaklarını beyaz Türkler, pala bıyıklı Kürtler, mavi sarıklı Rumlar, yolunu şaşırmış dağlılar, sarı sarıklı Yahudiler, renk cümbüşü çingeneler, kemerli burunlu Ermeniler, kıllarından arınmış dervişler, ve Doğu’yu bir yön, pusulalarını kusursuz sanan Avrupalı gezginler arşınlardı. Yabancı, bambaşka tellerden çalan bu kadar çok insanı barındıran şehrin ne menem bir şey olduğunu kendi kendine sorarak, önü sıra uzayan sokaklarda gözden kaybolurdu.

Semender içine atıldığı ateşte bir müddet yanmadan durabilirdi çünkü kendi vücudunun nemi ile en yakındaki alevleri söndürmeyi başarabilirdi. Ne var ki, vücudunun nemi tükendiğinde, sönen alevlerin canlanması, ve ateşin her yanı kaplaması kaçınılmazdı. O vakit Semender ölmeye mahkumdu. Demek ki, Semender, vücudunun nemi tükenmeden ateşten çıkartılırsa bir kahraman, nemi tükendikten sonra ateşten çıkartılırsa bir kül yığını olacaktı.
Demek ki, aslolan zamanlamaydı, zamandı. İnsanlar, zamana değil de ana baktıkları için, Semender’in ateşi alt edebileceğini sanıp boş hayallere kapılıyorlardı. An kopukluktu, zaman süreklilik. Zaman nizamdı, an düzensizlik. Akıl zamanın ellerinde yeşerirdi; sezgiyse anın. Şeytan anın efendisiydi, Tanrıysa zamanın.
Ateşin içinde nem/bir atımlık barut, kül-kahraman
Zamanın içinde dem/bir sıkımlık canı, efendisi şeytan

Kendinden evvel yazılmış bir hikayenin içine düşmüştü; tıpkı niceleri gibi.

Hafızasının diline ket vurdu. Bir karabasan gördüğünü düşünüp kendini avutmak yerine, hiç hatırlamamayı yeğledi. Onun gibi sürekli geçmişten dem vuran biri için buna katlanması ne denli zor olsa da sustu, hep sustu.

Çocukluğunda böyle bir şeye tanık olmuş herkes, bunun izini tüm yaşamı boyunca taşımak zorundadır.
Umberto Eco, Önceki Günün Adası

Şu dünyada tamamen lekesiz olan ne vardı ki…

Biliyordu ki, güneş denizin içinde gözden kaybolduğunda zaman ikiye ayrılacaktı. İşte o an, denizin zamanı ile güneşin zamanı farklı olacaktı. Farklı olacaktı çünkü zaman zaman, zamanın iki ayrı vücut için iki ayrı yönden döndüğü olurdu. Biri için doğudan batıya, öteki içinse batıdan doğuya. Tıpkı geride kalan o sokakta, o gün olduğu gibi.
…Arzusuna karşılık alıp alamayacağından emin olmadığı halde ve karşılık göremediği takdirde bunun kahredici olacağını bile bile ve karşılık gördüğü takdirde de sonuçlarının altında ezilebileceğini göre göre o kışkırtıcı adımı nasıl ve niçin atmıştı? İki ayrı cevap vardı dilinin ucunda, ayrı mecralara sapan, ayrı tanrılara tapan.
Yollardan birinde, onun güzel yüzünün, kıvır kıvır kuzguni siyah saçlarının, yanık teninin gölgeleri dolaşıyordu. Aslolan oydu; onunla varolan andı. Adımı atmasının tek sebebi ona duyduğu aşkı daha fazla saklayamamasıydı. Yollardan diğerinde, senelerdir içinde katmerlenmiş sıkıntıların, mühletini doldurmuş kuşkuların çığlıkları yankılanıyordu. Aslolan dündü. Bugünü önceleyen dün. Hal böyle olunca da, o adımı atmasının tek sebebi, kendi kendinden duyduğu şüpheyle yüzleşebilmek için bulabildiği ilk kapıyı açmakta inat etmesiydi. İlk kapı… kırkıncı kapı…
Gerdek gecesinin sabahında, karısını dizlerine oturtmuş şehzade. “dilediğince gez,” demiş “dilediğince yaşa bu kırk odalı evde. Lakin, sakın ola kırkıncı kapıyı açmaya çalışma, kırkıncı kapının kilidini zorlama!” “Peki,” demiş genç kadın munis bir ifadeyle. Kocası dışarı çıkar çıkmaz kırkıncı odanın önünde almış soluğu. Hayret! Kapı zaten açıkmış.
Güneş için başka, deniz için başkaydı zaman.
Peki, iki ayrı cevaptan hangisiydi aslolan?

Hissetmemek bir meziyettir bazen; donmuş bileklerini kesemez insan.
Hissetmemek bir eziyettir bazen; donmuş bileklerini kesemez insan.

Kimselere anlatamadığı, anlattığı takdirde anlaşılamayacağını bildiği şeyleri kendine saklıyordu.

Eğer buz tutmuşsa Duero nehri, sırf akması gerektiğine inandığı için gidip de güneşe teslim mi olmalıydı?

Demek ki, bir yerlerde ayrı düşmüştü hafızaları; aynı şeyleri hatırlamıyorlardı. Birinin yüreğinde kök salan bir hatıra, ötekinin damarlarından akıp gidiyordu. Birinin durduğu noktada, öteki kendine yön tayin ediyordu. Birine yeten, ötekine yetmiyordu.

Sılasızdır kaçaklar, dolayısıyla gurbetsiz. Hangi demde olursa olsun, onlar sadece birbirlerine aittir. Aşk sonradan gelmez hiçbir zaman. Varsa vardır, o kadar.

Bu ağacı ellerimle sallamak istesem, sallayamam. Oysa bizim göremediğimiz yel, onu dilediği gibi üzer ve eğer. Bizi en çok, görünmeyen eller eğer ve üzer.
Nietzsche, Böyle Buyurdu Zerdüşt

13.7.06

It's a song to say goodbye..

You are one of God's mistakes.
You crying, tragic waste of skin.
I'm well aware of how it aches.
And you still won't let me in.
Now I'm breaking down your door,
to try and save your swollen face.
Though I don't like you anymore
you lying, trying waste of space.
Before our innocence was lost
you were always one of those
blessed with lucky 7s,
and the voice that made me cry.
My oh my...
A song to say goodbye,
A song to say goodbye...

5.7.06

"Turunç"larım

Bayram TATİL demek şimdi. Dört gözle beklerim bayramları, acaba 9 güne uzatacaklar mı, nereye gitsek, ne zaman çıksak...
Eskiden başkaydı ama, bayram ederdik bayram geliyor diye. Bir kere "bayramlık"larımız olurdu. Of ne heyecan vericiydi o alışverişler! Hele ki arife gecesi: Ertesi sabah giyilecek çoraba kadar her şey hazır olur, odanın baş köşesinde durur..
Eeee, nereden geldik ki buraya? Bayram değil seyran değil, halihazırda zaten yılda iki kez tekrarlanan bir geyiği neden ısıtıp yazdım şimdi? Bayram çocuğu oldum çünkü.
Bugün, hiç de aklımda yokken, hiç de aklımın ucundan geçmeyecek bir sandalet aldığım andan beri bayram çocuğuyum ben. Hani öyle Sex and the City kızları gibi ayakkabı çılgınlığım zinhar yoktur, dünyamın dengesini yüksek ökçeler üzerine kurmuş falan değilim. İlk bakışta aşk benimkisi. Öyle aniden bir mutluluk dalgası sardı etrafımı, onun sarhoşluğu bu..
Sandaletlerim...
Bir kere turuncu.. "Neşe pınarı" yakıştırmasını hak eden bir renk varsa, o da turuncudur kanaatimce. Enerjik, sıcak, pozitif.. Kırmızı gibi iddialı değil belki, ama içten; mavi gibi mesafeli değil, alabildiğine sırnaşık; mor gibi durağan değil, cıvıl cıvıl.. Nasıl sevinmez ki insan!
Sandalet diyordum..
O çok havalı(!) duran incecik bantları hiç canımı acıtmıyor, ihtiyacım olan şefkati fazlasıyla sağlıyor; yumuşacık sarıyor, koruyor ayaklarımı, kesmiyor. Yine çok iddialı görünen, hatta gözümü korkutan dolgu topuklara gelince, denenmeden anlaşılamayacak ölçüde rahat! Platform denen müthiş icat ayağı rahat ettiriyor. O incecik tabanlı çivi topuklu zalim stilettoların zavallı ayaklara çektirdiği eziyet nerede, benim canım "turunç"larımın rahatlığı nerede... Evet, isimleri turunç oldu. Çok yaratıcı olmadığının farkındayım, bozuntuya vermiyorum.
Şimdi İçim içime sığmıyor. Yarın akşam olsun da, tiyatroya giderken yeni cicilerimi giyeyim diye zor bekliyorum. Bayramım var!


P.S: Ancak çift yumurta ikizlerinin fotoğrafını bulabildim. Tipleri aynı ama benim turunçlarım hepsinden güzel.

3.7.06

Bazı

bazı gecelerin sabahı yoktur
yalnızca bir karanlık olarak kalırlar

bazı ayrılıkların dönüşü olmaz
giden gider
borçlarıyla yaşar kalanlar

geleceği yoktur bazı kalplerin
aşk uğramaz onlara bir daha
tek bir hatırayla yaşlanırlar

bazı pişmanlıklar uzun sürer
zamana yayılırlar

kendinden kaçanlara saklanacak yer kalmaz dünyada
gün gelir kendileriyle tanışırlar
asıl yalnızlık o zaman başlar
hayata geç kalmıştır kendine geç kalan
şairin dediği gibi
bir daha yaşamak zorunda kalır
geçmişi anlamayan

bazı geceler
bazı insanlar
bazı yerlerde
sahiden karşılaşırlar
bazı insanlar bazı aşklar bazı şarkılar
bu yüzden unutulmazlar
bazı hayatlar hayal tutmazlar

bu yüzden
bazı bazı bazı
çabuk yaşayıp
ansızın kaybolmalar
bazı bazı bazı

M.M.

İki Kişilik Bir Oyun

Oyun, hayat yolculuğunun hafıza koridorlarında ilerlemeye "çalışan" bir kadın ve bir erkeğin birbirlerine kavuşamamalarının, "beraber" olup, birlikte olamamalarının "şimdi ve burada"ki hikayesini kurar.

Kadın ve Erkek oyun süresince birbirlerine ulaşmaya çalışır. Birbirlerini görür, birbirleriyle konuşur, zaman zaman birbirlerine dokunur, yaklaşıp, uzaklaşırlar. Ancak, izledikleri "yollar" onları bir türlü birleştirmez.

Oyunun cümleleşmemiş, "tek kelimeler"le yazılmış diyaloğu oyun süresince Kadın ve Erkeğin düşündüklerini, yaşadıklarını, yaşayamadıklarını, kendilerini, hikayelerini, birbirlerine "tek kelime" engeliyle anlatmaya zorlar.


Sahne, karemsi mekanın dört duvarına örülmüş bir labirenttir. Kadın ve Erkek zemine, tavana, ve duvara değmeden, labirentte kendi yollarında, bir arada hareket ederler. Bazen duvara, bazen zemine, bazen de tavana dik konumda yürürken, dört duvar boyunca kurulmuş labirentte ilerleyebilmenin "zorunlu" oyununu oynarlar.
İzleyiciler mekanın ortasında konumlandırılmış olup, sabit zeminli döner taburelerinde, duvardaki oyuncuların hareketleri yönünde, soldan sağa dönerek yolculuğa ve oyuna katılırlar.

------

Bu "oyun"du. Peki ya hayat?
Çok da farklı değil gibi.. Küçüklü büyüklü oyunlardan oluşan küçüklü büyüklü hayatlarımız var: İzlediğimiz yollar, tek kelimelik diyaloglar, içinde bir o yana bir bu yana çırpındığımız labirentlerimiz, ve pek tabi izleyicilerimiz..
Dekor, kostüm, aksesuar sıkıntısı yok. Devasa bir sahnede, birbirine girmiş milyonlarca oyun.. Yaşamak, oynamak, "-mış gibi" yapmak, duyumsamak, maskelere bürünmek, olduğun gibi görünmek, göründüğün gibi olmak, göstermelik durmak, iliklerine kadar hissetmek...
"Oyun içinde oyun"un içindeki oyuncuklar... Al sana HAYAT.

Siyah sayfa

Sıfırla(yama)malar, bitir(eme)meler.. Çok kararlı görünmeler, kendi kendine atıp tutmalar, kendini irade timsali zannedip iddialı çıkışlar yapmalar..
Ama sonunda koyulamayan noktaları ikame eden virgüllerin kuyruğunda asılı kalmalar... Oysa ergonomik bir noktaya sırtını yaslayıp, geriye hiç dönmemek var. Yapabilene..


Üzerine çekilen sünger ne kadarını silebiliyor geçmişin?
Silmeli mi? Yoksa, adıyla müsemma deyip, geçmiş bitmiş şeyleri kaldıkları yerde bırakmalı mı? ---Not al, dönüp bakılacak---

Beyaz sayfalar açıyorum mütemadiyen. Fakat açtığım sayfalar bir bir elimde kalıyor. Uçlarına beyaz kurdeleler takılmış, saçları iki yandan örgülü bir ilkokul çocuğu gibi defter cildinin ortasını buldurup oradan koparmamıştım ya önceki sayfaları, o yüzden işte.. Biliyorum.
5 ortalı harita metot defterimde kim bilir daha kaç sayfa ben ortasına kadar yazdıktan sonra pıt diye ayrılacak o tutunmakla tutunmamak arasında kaldığı minik zımbalardan..
Ben bilmem.

Artık "beyaz sayfa" klişesini bir kenara koymanın vaktidir.
Bu defa sayfam siyah.. Beyaz sözcüklere gebe..


Başlangıç

Yeni, değişik, belki de değil..
Ama başlıyorum.